Saturday, December 25, 2010

IŞÇİLER FABRİKAYI TERKEDİYOR from 350gram


İŞÇİLER FABRİKAYI TERKEDİYOR from 350gram on Vimeo.


Sinema tarihinde gösterime giren ilk film “İşçiler fabrikayı terk ediyor” adıyla gösterilmiştir. Bu film Lyon’daki Lumiére-fabrikasında çalışan erkek ve kadınları, onların iki çıkış kapısından fabrikadan çıkmalarını ve filmin kadrajından her iki tarafa taşmalarını göstermektedir. Bu kareler özellikle sinemada hareketin yansıtılabileceğinin mümkün olduğunu göstereceklerdi. Bu gösterimden geriye kalan, herkesin, sanki bir şeyin kendilerini çekiyormuşçasına hızlı bir şekilde ilerlemesi ve hiçbirinin fabrika girişinde durmamasıdır. 1975 Emden’de, Volkswagen fabrikası çıkışında. İşçiler sanki bir şey tarafından çekiliyormuş gibi koşmaktalar. 1926 Detroit’ta: İşçiler sanki çok fazla zaman kaybetmişçesine koşmaktadırlar. Tekrar Lyon’da, 1957. Onlar koşmaktalar, sanki bir başka yerde daha iyi şeyler olduğunu biliyormuşçasına. Tekrar Detroit’te, 1926: Ford fabrikası işçileri fabrika çıkışında. Onların sayılarının çokluğu işletmenin büyüklüğünü, o kalabalığın ümidini ekmeğe bağlayabileceğini gösterir. İşçilerden oluşan kalabalığı görme duyusuyla, bir fabrika çıkışında olduğundan daha iyi kavranamaz. Çalışma düzeni birçoğunu aynı zamanda iş bıraktırıyor, çıkışlara doğru birbirlerini itip kakıyorlar, kadın ve erkek işçilerden bir işçi sınıfı oluşturuyorlar. Kimi ifadeye uyan bir kavrama benzer bir görüntü. Kamusal teşekküller işçilere hayatlarını etkileyen kararların alınmasına tam katılım hakkı tanır. Çoğu zaman öyle çok kullanılan ve görmeden anlanabildiği ve aslında hiç bakılmaması geren bir kavrama benzer bir görüntü. “Çalışma hakkındaki değerli şarkı”, şeklinde müzik tınlıyor bile. Ancak işçiler ise sırtlarını dönüyorlar fabrika çıkışında. İşçiler ve memurlar Dinamo-hangarına doğru yürümektedirler. Siemens fabrikası kadın ve erkek işçileri, 1934 Berlin’de. Burada işçiler yürüyüş blokları şekline getirilmişlerdir ve fabrikayı yeni bir Nazi-gösterisine katılmak için terk etmektedirler. Beyaz önlükler, bilim ve tekniğin askerileştirilmiş bir görüntüsü, en kötünün bir tanıtımı. “Metropolis” filminde, vardiya değişimindeki işçiler. Uygun adımda, aynı kıyafetler içinde. Bu geleceği ön gören resim gerçekleşemedi. Günümüzde sokaktaki birinin işten mi, spordan mı, yoksa sosyal yardım makamından mı geldiği ona bakmakla anlaşılamaz. İşçilerin şehri, yeryüzünün çok altında. “İşçiler fabrikayı terk ediyor”, yapılan ilk sinema filmiydi. Daha önce insanların hareketlerini belgeleyen bir film yapılmamıştı. Kadın ve erkek işçilerin dışarıya akın ettikleri fabrika, gösterişsiz, firma levhası bulunmuyor. Sanayinin gücü ve itibarından görünür bir şey yok. İşçilerin gücü de görünürde yok. Ne de olsa, bu görüntüler çekildiğinde, Avrupa’daki hükümetler, bir savaş olması durumunda bir işçi ayaklanması olmasından endişe etmek zorundaydılar. Aynen Paris’te 1871´de olduğu gibi. Ne zaman açlık içinde yakınsak siz gelip “Bu doğru değil. Her şeyi mutlak olarak değiştirmeliyiz” diyor ve bizler aç midelerimizle beklerken şevkle patronlara koşuyorsunuz. Sonra bize gelip bizi muzaffer ilan ediyor ve bizim için neler elde ettiğinizi gösteriyorsunuz. “Bir parça ekmek.” Tamam, da ekmeğin bütünü nerede? Tamam, da ekmeğin bütünü nerede? Bize çaput parçaları değil, ceketin tamamı lazım. Bize bir parça ekmek değil, somunun tamamı lazım. Bize iş değil, fabrikanın tamamı lazım. Ve kömür ve maden cevheri ve yönetim erki. Bize lazım olan bunlarken sizin önerdiğiniz ne? Bize lazım olan bunlarken sizin önerdiğiniz ne? Anlıyorum. Grev. Bunlar grev noktaları, Hamburg limanındaki bir grevin görüntüleriyle. 1933’te tamamlanan bir Sovyet filmi. İş kampları ile fabrika önündeki alan dramatik bir sahneye dönüşmektedir. Grev noktası. Bir fırsat bekleyen işsizler. Grev kırıcılar. Birisine bu yük çok ağır gelmiştir. Grev noktası yıkılan sınıf hainine iyice bakmaktadır. İşsizler boşalan yeri doldurmak için itişip kakışmaktadırlar. Grev sözcüsü, bu ihtiyar adamın, her işi kabul etmek zorunda olan, gururlarını koruyamayan, gıdasız kalmış ve sefalete düşmüş milyonları temsil eden yüzüne bakar. Ve adam yüzünü çevirir. Hamburg limanındaki bir grev hakkındaki bu Alman filmindeki grevciler ve grev kırıcılar arasındaki kavga bir okul bahçesindeki bir dövüşe benzemektedir. Bu yüzyıldaki büyük savaşlar, iç savaşlar, hapishaneler, kamplar, diktatörlükler, bunların çoğu sömürü ve düşük üretimden kaynaklanıyor. Ancak iş savaşları neredeyse hiç şiddete dayalı değildir. —Romeo Soliatti, orada ne yapıyorsun? Sen genel müdür değilsin. Bir işin olduğu ve çocuklarının karnını doyurabildiğin için mutlusun. Bize katıl. Sen aramıza aitsin. Karının evden çıkmaya cesareti yok. Çünkü senden utanıyor. İlk önce pasif direniş yapmaya çalışılmaktadır, ama keyifler kaçar. Bazen çirkin bir çatışma kaçınılmazdır. Çok uzun yıllardan beri ancak iş savaşlarda bu tür sahneler vardır. Öfke nefrete dönüşmeden çözümler bulmaya acilen ihtiyaç vardır. İngiliz otomobil işçilerinin grevi, 1956. İşçilerin savaşları, onlar adına yapılanlardan daha az şiddet içerir. Yine sanayi rezerve-ordusu. Amerikalı Griffith’in bu filminde iş savaşı bir iç savaş görünümünde. Yüz yıllık sinema tarihinde, bu muhtemelen fabrika kapısı önündeki en büyük silahlı çatışmadır. Bu görüntülerde sessiz bir korku görülmektedir, işleri olmayan ve bu nedenle iş dünyasında bir yerleri olmayan bu insanların yüzlerinde. Fabrika kapılarının sürgüleri ardında, zaten bir kampa hapsedilmiş gibi görünmektedirler. Burada işçiler fabrikayı, polislerin alanı boşaltıp ve onları dışarı attığı için, terk etmektedirler. İşçilerin arasında bir tanesi var ki, onun için şerefi çok önemli. —Neler oluyor? —Polisi dışarı atıyoruz. Madeni işgal ediyoruz. —Ne oluyor? Film polislerin fabrikadan attığı işçileri göstermektedir. 1948 yılından bir film, Almanya’nın Sovyetler işgali altındaki bölgesinden. İşçiler sanki opera sahnesindeki bir koro gibi hareket etmektedirler. Bu polisi uzaklaştırmak için yeterlidir. Polis onların ayaklanmasından çok işçi sınıfının anlamından ürkmektedir. Üniformalı işçiler. Alman Demokratik Cumhuriyetinde. Askeri araçlı bir işçi milisi. Bir tatbikat için yola koyulmakta. Asker olarak fabrikayı terk eden işçiler. Almanya Federal Cumhuriyeti’nde 1975 yılı, Emden´deki Volkswagen fabrikası önü. Sendika fabrika önündeki açık alanda müzik çalıyor, Ernst Busch’un söylediği Mayakovski mısraları. Dikkat. IG Metal Sendikası size sesleniyor. Fabrika girişi önündeki alanın tarihi bir yer olduğuna ant içilmekte. Ancak fabrika yönetimi fabrika önündeki alanın umumi alan olmadığı ve daha çok mülk sahibi hakkı altında bulunduğu fikrinde olup, polisi çağırmakla tehdit etmektedir. Volkswagen yönetimi tarafından burayı derhal terk etmemiz bildirildi. Eğer yapmazsak, polis zor kullanacak. Ama biz teslim olmayacağız. İşverenlere ne söylememiz gerekiyorsa onu söyleyeceğiz. Ekstra vardiyalar işlerinizi tehlikeye atıyor. 18 Haziran’da Emden belediye binasının önünde yapılacak eyleme gelmek her zamankinden daha da acil bir hal aldı. Hep beraber, biz Doğu Frizyelilerin işsizlik maaşına mahkûm olup olmayacağımızı düşünmeden, açgözlülükleri yüzünden üretim artışı talep eden işverenlere IG Metal’in onlardan daha kudretli olduğunu gösterelim. Buna katlanmamalıyız. Bazı işçiler durur, çoğu yürümeye devam etmiştir. Mülkiyeti koruma ile ilgili görüntüler. Fabrikayı kontrol altına almak için gerekli alet edevat. Burada bir geçiş bariyerinin sağlamlığı ölçülmektedir ve yürüyüş yapılmaktadır. Bir kamyon saatte 80 kilometre hızla bariyere doğru sürülmekte ve orada parçalara ayrılmakta. Bu şiddet fantezisi de tarihi bir yer olarak fabrika önündeki ön alanı hatırlatmaktadır. Grev, grev kırıcıları, fabrika işgali ve lokavt, maaş ve eşitlik için savaş ve bunlara bağlı umutların, hatırlanması. Bariyer çarpışma sırasında bile sağlam kalır. Gangsterler, bir arabayı takip ediyorlardı. Fabrika suçun sahnesi. Fabrikayı İşçiler değil gangsterler terk eder. Maaşları gasp etmişlerdir. Sonra hazır bekleyen üç arabaya binmişlerdir. Bekçi arkalarında koşar. Uyarı ateşinden sonra ilk arabaya ateş eder. Her adım titizlikle planlanmış. Herhangi biri konudan tam olarak haberdardı. Saat sekizden az önce dört yabancı gündüz vardiyasına karışmışlardır. İşçi kıyafetleri vardı üstlerinde ve memurlarla birlikte bariyerden geçtiler. Muhasebe ofisi girişin tam karşında. Gangsterler işçiler gibi giyinerek fabrikaya girmeyi başarmışlardır. Gerçek işçilerden daha çok sahte olanlar korkutucudur. Hey, kimliğin. —Ama beni tanıyorsun zaten. Göster hadi. —İşte. Kurallara riayet etmek gerekiyor. —Elbette. Hey, Gustav. Merhaba Hans. Vardiyan bitti mi? Ne var ne yok? Onu tanıyor musun? Şuradakini mi? Dün buradaydı. Hayır, tanımıyorum. Ne istiyormuş bir sor. Eskiden ilk kameranın durduğu yerde bugün yüzlerce gözetleme kamerası bulunmaktadır. Bu kamera, bir kadının ayrılmadan önce bir diğerinin eteğini kısaca çekiştirdiğini keşfeder. Kadın eteği çeker, diğeri ise muhtemelen kameranın önünde onunkini çekmeye cesaret edemez. Bu eğlence karşılıksız kalan bir hareket. Bu şekilde bir dengesizlik oluşur. Dengesizlik ve ahenk, bunlar film anlatımının hareket yasasıdır. Bir kadın bir adamı beklemektedir. —Renate, hadi. Sen gir, o gelmiyor. Bir çöp işleme tesisi. Marjinal bir iş, düşük maaşlı ve sadece kadınlar tarafından yapılan. Bir pezevenk çıkışta beklemekte. Bir kadını özleyen bir adam. İşçiler birbirinden ayrılıyor, bireysel hatalar başlayabilir. Çoğu anlatım filmleri mesai saati bittikten sonra başlar. —Hani çikolata yemeyecektin? —Bugün Fabrikada garip şeyler oldu! —İki kız uyurken yakalandı. —Denetçi çok kızdı. — Parasını hak etmesi gerekiyor tabi. —İrene bugün morarmış bir gözle işe geldi. —Kocasının buna hakkı var! —Sen de beni döver miydin? Bir kadın fabrikadan çıkar ve bir erkek onu karşılar. Münferit insanların hayatı başlayabilir. Bu iki insan fabrikadan uzaklaşır ve kamera da onları takip eder. —Seni bekledim. Seninle konuşmam gerek Argenta. Fabrikadan daha da uzaklaşan ve bu arka plandan net bir şekilde ayrılan bu ikisine kamera eşlik eder. İşçiler fabrikadan ayrılır, bir kadın bir erkeği bekler. Kesin değerin artmasını sağlayan akort sayıları artırılmıştır. Ne oldu Fritz? Birkaç ton daha. Anlamsız. Kimse ölümüne çalışmaktan daha fazlasını yapamaz. İkili yavaşça yanyana yürümektedir, öyle yavaş ki, sanki bir tabutu takip ediyorlar. Bitti. Çocuk yolda olmasaydı. Artık bir canı var. Birbirlerine bakmıyorlar, gözlerinin önünde bir şey var. Ekmek nereden gelecek? Hava soğuduğunda ne giyeceksin? Ya da çocuk acıkıp ağladığında… Buna dayanamam. Hareket etmeye başladı bile. Sen gidince her şey biter. Ölüm onlara teselli edici gibi geliyor. Her şeyi unuttun. İyi şeyleri de. Fabrikadaki iş cehennemden farksız. Renate, hadi. Sen gir, o gelmiyor. Bu kamyon kadını diğerleriyle birlikte hapishaneye geri götürüyor. Kadın yanlış aşk yüzünden bir suç işlemiştir. Ludwig. Renate Ludwig. —Evet. Al, bu annenden. —Sağ ol. Yüz yıllık sinemada fabrika ve fabrika kapılarından çok hapishane kapıları vardır. Anne —Ceket için sağ ol anne. İşyerinde iyi şanslar. Kamyon kadınları hapishaneden fabrikaya götürüyor. Fabrika bir nevi ıslahevi. Yüz yıllık sinemada fabrika ve fabrika kapılarından çok hapishane kapıları vardır. Mümkün oldukça film aceleyle fabrikalardan uzaklaşmıştır. Fabrika, filmi çekmekten ziyade itmiştir. Yüz yıl içinde fabrikadan çıkışla ilgili yapılan çekimler birbiri ardına sıralandığında, sanki yüz yıl içinde hep aynı görüntünün çekilmiş olduğu düşünülebilir. Sanki bir çocuğun, söylediği ilk kelimeyi yüz yıldan uzun bir süre içinde tekrarlayarak, söylenen ilk kelimenin verdiği sevinci ölümsüzleştiriyormuş gibi. Veya mükemmel olana kadar resimlerini hep tekrar yapan ve resmi ayaklarıyla parçalayan, uzak doğu ressamları hakkında anlatılanlar gibi. Bu şekilde mükemmeliyete inanç yitirilince, film keşfedilmiştir.


 cited from:" http://350gram.blogspot.com/2010/10/isciler-fabrikay-terk-ediyor.html"

Arife by Evrim Kavcar

http://vimeo.com/6449978

Reading Balzac Backwards: The Poet as Painter



In 
Balzac's classic short story The Unknown Masterpice, the painter Frenhofer says to his friend Porbus, "Never forget, Porbus, we're not just artists, we're poets!" I've always wanted to say the same thing in reverse (to whatever poet happens to be close at hand): "never forget, we're not just poets, we're painters!" Poets and painters share a good amount of common ground: an obsession with "lines," methods of "coloring," modes and mechanics of "rhythm," ins and outs of form, formal processes. Writing-space, like canvas, is two-dimensional, and poetry these days veers wildly between abstraction and representation. Most would associate "representation" with Centrist poetry and "abstraction" with experimental verse, but of course there's a certain amount of overlap, and boundaries tend to disappear when we use these broad, universal terms.

So, if poets are painters, how do they become "painterly"? The immediate answer would seem to be a recourse to "projective" modes, wherein the physical appearance of the poem has an impact above and beyond the words themselves. But a problem has developed for experimental poets of my generation; we tend to write "left-justified" because we all publish on the Net, and Net publishing finds "projective" writing problematic. Blogger won't accept it, HTML tricks are a pain in the ass to learn, it's simpler to avoid "painterly" appearances. Can "left-justified" poems be painterly? Well, yes; I tend to think of 
Rothko'srectangles & Pollock's "allover" compositions, which exude a kind of muscle and heft, a contradictory, impenetrable earth and airiness that good "left-justified" poetry sometimes replicates.

But doesn't that align us against LANGUAGE poetry, all the Old Guard? They rebelled purposefully against "left-hand margin" poetry, now here we are taking it up again, for our own particular, very practical reasons. Just goes to show how much poetry is born out of contemporary necessities, rather than "free-wheeling" improvisations and inspirations. We can't paint with the jagged meandering menace of 
De Kooningbecause he finds no echo in "left-justification." Barnett Newman, with his "zips", is someone we find some affinity with. Likewise, we might find ourselves returning to Eliot, who leaned towards "left-justification", rather than proto-projective Pound. Now, it's taken for granted that young Centrist poets (whoever they might be) won't have this problem-- they're writing for print journals. The irony, of course, is that "left-justified" is a trademark of Centrist verse. So, on a surface level, there may seem to be a homogenous quality developing in the coming generation and their work. But limitations are a challenge to invention, so us experimental "painters" have to find new ways to invent-- new kinds of lines, new rhythms, new "colorings," etc. It won't be easy. Or, some technology might come along that makes the "left-justified" problem disappear, and we can all go projective again. Actually, the more I think about it the more I enjoy the idea of a forced "left-justification" rule. Limitations can be liberating, just as too much freedom can be a burden. In any case, it will be curious to see what develops. Keep your eyes on the left hand margin, folks....

cited from "http://adamfieled.blogspot.com/2006/03/reading-balzac-backwards-poet-as.html "